KİTAP ÖZETLERİ
KÜÇÜK AĞA(kitap özeti)
2-) ESERİN ÖZETİ:
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetiyle bitmiş, ordu dağıtılmıştır. Başşehir İs-tanbul dahil, memleketin bütün önemli merkezleri işgal altındadır. Daha kötüsü, devlet ile milletin bağları kopmuş, devleti yönetenler ne yapacaklarını bilmedikleri gibi, millette nasıl bir yol tutacağını bilemez durumdadır. Akşehir, bütün köyler, kasabalar ve şehirlerden bir birim, bir kesittir. Orada cereyan edenler a-şağı yukarı bütün yurtta olup bitenlerdir.
1919 yılı baharında Akşehir, bütün bir dünya savaşı boyunca çeşitli cephelere dağılmış evlatlar-ından geriye kalabilenleri toplamaktadır. Bir enkazdır Akşehir…Her ev birinin yolunu gözlemektedir. Ama onlar ,nasıl ,ne şekilde, hangi keder ve ruhla döneceklerdir. Geceleri bir mezar sessizliğine bürünen yaslı Akşehir’de Gavur Mahallesi’ndeki Yorgo’nun ,Minas’ın meyhanelerinden gelen kahkahalar,naralar,şarkı, gitar ve ud sesleri bu sessizliği delik deşik eder.
İlk gelenlerden birisi Salih’dir.O ,Arabistan cephesinden geliyor. Sağ kolunu ,sağ kulağını ve sağ yanağını orada bırakmıştır.
Trenden inip evine yönelince Yemen Türküsü’nün iki mısrası gelip geçer içinden.
Salih’e göre keşke gelmek olmasaydı,böyle yarım yamalak gelmektense …
Onu ilk karşılayan çocukluk arkadaşı Niko’dur. Savaşla birlikte diğer Rum ve Ermeniler gibi Ni-ko da değişmiş, Osmanlı değil, Rum olduğunun şuuruna varmış ve tam bir ihanet olan davasının adamı ol-muştur. Salih’e yakınlık gösterir. Maksadı onu kendisine bağlamak, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında hep kendisinden üstün olan Salih’i ezip böylece ondan intikam almaktır.
Salih’i giydirir, kuşatır. Her gece Niko’nun babasının meyhanesine giderler, Sabahlara kadar içer-ler. Salih çökmüş ruhunun, yarım kalmış vücudunun tesellisini bu kökünden kopmakta, inkarda ve arsızlık-ta bulunmuştur. Köylülerin gözünde tiksinilen bir soysuzdur. Salih’i cepheden o perişan haliyle dönmüş gören anası, onun şimdiki durumuna daha çok üzülmektedir.
Bu günlerde İstanbullu Hoca çıkagelir. İstanbul’un İngilizlerle işbirliği yapan politikacıları onu, Kuvva-yı Milliye çalışmalarını önlesin diye Akşehir’e göndermişlerdir. İstanbullu Hoca, Başşehir’deki ent-rikalardan habersiz olduğu için sırf padişaha bağlılığı yüzünden var gücüyle çalışır. Bilgisi, güzelliği, cesa-reti, sağlam mantığı ve tatlı sesiyle son derece tesirli olmaktadır. Ankara ve Kuvvacılar onu kazanmak için her yola baş vururlar. Fakat kararından dönmeyen Hoca için “vur emri” çıkarılır.
Bu arada Salih, bir gece sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir toplantıya ve bu toplantıda konuşulanlara şahit olur. Rumlar Pontus devletini kurmak için seferberliğe girişmişlerdir. Ele başları bir papaz, en ateşli gönüllü de Niko’dur. Salih, sadece düşmanla değil, bunlara da harp halinde olduğumuzu öğrenir. İçini büyük bir hırs kaplar. Acizliğini yenmek için her gün sol eliyle tabanca talimleri yapar. So-nunda sol elini, kaybettiği sağ elinden daha iyi kullanır hale gelir. Kuvvacılara katılır. Ona önce ufak tefek ayak işleri verirler. Çolaklığı, düzenli ordu halini almaya başlayan Kuvvacılar arasına girmeye engeldir.Bu-nu öğrenince İstanbullu Hoca’ya katılmak için kumandanlardan izin alır.
İstanbullu Hoca, çok genç ve güzel bir kızla, Emine ile evlenmiştir. İlk çocuğunu beklemektedir. Kendisini sevenler, hakkındaki “vur emri”ni duyurur ve Hoca’yı kaçmaya zorlar. İstanbullu Hoca bir şa-fak vakti, genç karısını doğum döşeğinde bırakarak gider. Çakırsaraylı Çetesine katılır. O, artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Sakalını kesmiş, sarığını, cübbesini çıkarmıştır. Küçük Ağa’nın, İstanbullu Hoca olduğunu pek az kimse bilmektedir. Bunlardan birisi de Salih’dir. Salih Küçük Ağa’ya son derece bağlıdır. Onu bulur, maksadı onun Kuvvacılar tarafında yer almasını sağlamaktır. Çakırsaraylı’dan ayrıla-rak tek başına bir çete kuran Küçük Ağa, Salih’in de yardımıyla tereddütlerden kurtulmuş, Kuvvacıların fikirlerine ve yolunu benimsemiştir. Herkes İstanbullu Hoca’nın, İstanbul’a kaçtığını sandığı günlerde o, Salih ve diğer arkadaşlarıyla Çerkes Ethem kuvvetlerine katılır. Çerkes Ethem’le Garp Cephesi Kumandan-lığı’nın arası açıktır. Küçük Ağa, Çerkes Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in güvenini kazanmıştır ama, o An-kara’ya bağlıdır. Hile yapar, tuzaklar kurar, bu iki kardeşin yeni kurulmakta olan orduyu ve devleti çökert-mesini engeller.
Bu arada Tevfik Bey’den izin alarak, çolak Salih’i Akşehir’e gönderir. Aslında Salih, Alayunt’a giderek durumu, Çerkes Ethem ve kardeşinin niyetini Kuvvacıların önde gelenlerinden Haydar Bey’e bildi-recekti. Sonra da Akşehir’e gidip, Emine’den ve Küçükl Ağa’nın daha yüzünü görmediği oğlu Mehmet’-den haber getirecekti.
Salih, Şubat ortasında Akşehir’e gelir. Kuvvacıların Akşehir’deki belkemiği, alçakgönüllü, kararlı, hoşgörülü; bütün bunlardan dolayı da o hareketin en faydalı adamı, Ali Emmi ağır hastadır. Salih’i kahve-de saygıya yakın bir sevgiyle karşılarlar.
İkindi üzeri Reis Bey ile Küçük Hacı, Ali Emmi’yi ziyarete gitmişlerdir. Salih, sırrını onlara açık-lar. Bütün Akşehir’in İstanbul’a kaçtı sonra da öldü sandığı İstanbullu Hoca hayattadır. Adını ve fikrini de-ğiştirmiş, Kuvva-yı Milliye’nin en fedakar gönüllülerinden Küçük Ağa olmuştur.
Emine’ye gelince, o, uzun geceler boyu, yapayalnız, genç ve güzel kocasını beklemiştir. Babasının yüzünü bir kere bile görmediği küçük Mehmet’le birlikte “gel babası geeel, gel” diye çağırmışlar, ama ba-ba dönmemiştir. Onun vurulduğu haberi gelince de Emine’yi yaşlı ve bezgin çarıkçı Hasan’a nikahlamış-lardır. Salih, işte bu gerçeği öğrenir ve kalmanın faydasızlığına inanarak kaçıp gider. O gittikten kısa bir süre sonra Ali Emmi’yi toprağa verirler.
Ötede, Küçük Ağa, Tevfik Bey kadar ağabeysi Çerkes Ethem’in de güvenini ve takdirini kazan-mıştır. Çerkes Ethem, Garp Cephesi Kumandanı’yla aralarındaki geçimsizliği bir büyük ihanete götürmek üzredir. Bütün kuvvetlerini toplayarak Kütahya’ya geçecek, istekleri kabul edilmezse Ankara’ya yürüye-cektir. Durumun son derece kritik olduğunu gören Küçük Ağa’nın “şeriatin mübah gördüğü harp hilesinin” en büyüğünü oynamaktan başka çaresi yoktur. Hem kendisi, hem davası, hem de milli zafer açısından son derece tehlikeli olan bu hile, Küçük Ağa’nın, dolayısıyla Milli Mücadele’nin sonu olabilir. Küçük Ağa, bü-yük oyununu oynar. Çerkes Ethem’in vuracağı darbeyi mümkün olduğu kadar zayıflatmak için onun asker-lerini içinden böler. Çerkes Ethem kuvvetlerinin yarısı, Kütahya Komutanı İzzettin Bey’e teslim olur, Kuv-vacıların tarafına geçerler. Küçük Ağa, nefsinden vatanı lehine feragat etmekle yanılmamıştır.
Günler geçer, peşpeşe, Küçük Ağa Akşehir’e gidip gitmemek konusunda bir karar arifesindedir. Çolak Salih’in ne kendisi gelir, ne de bir haber gönderir. Başka çaresi kalmayan Küçük Ağa, Akşehir’e, Mehmed’ine ve Emine’ye gitmeye karar verir. Ama daha Akşehir’e girer girmez karısının bir başkasıyla evlendiğini öğrenir. Artık “İstanbullu Hoca” hüviyetini iyice saklamak zorundadır kendi oğluyla tanışır, ar-kadaşlık kurar. Mehmet de babası olduğunu bilmeden bu genç ve güzel adamı sevmektedir.
Uzun zamandır hasta olan Emine pırıl pırıl bir Cuma sabahı Hakk-ın rahmetine kavuşur.
Emine’nin toprağa verildiği akşam, Küçük Ağa, Ankara’ya hareket ederek kuruluş ve kurtuluş günlerinin önde gelen insanı olur. Onun buradan sonraki hayatı bir hüzün şarkısından ibarettir. Devirler ge-çecek, hayranlıklar ve düşmanlıklar görecek, varlığı da bütün unsurlarıyla tadacaktır. Fakat o, saadeti sade-ce bir hatıra olarak tanıyacaktır. Hüzün, onun saadetinin ikinci adıdır artık…
3-) MUHTEVA BİLGİSİ
A-) ANA FİKİR:
Küçük Ağa romanı, Milli Mücadele’ye Akşehir’den bakmaktadır. Yani gerçeğin diğer yarısını Milli Mücadele’nin en önemli unsuru olan milleti gösteriyor bize. Zaferin nasıl, kimlerle, hangi acılar ve fedakarlıklar pahasına kazanıldığını anlatıyor. Küçük Ağa, nasıl olduğunu dile getiriyor.
B-) ALINACAK DERSLER
*Bu ülke, bayrak, özgürlük için canımızı seve seve vermeliyiz.
*Kendi çıkarlarımızdan çok ülkenin çıkarlarını düşünmeliyiz.
*Kendimizde olan bir eksiklikten dolayı hayata küsmemeliyiz.
*Bu kadar zorluklarla kurtardığımız vatanımızın değerini bilmeliyiz ve ona sahip çıkmalıyız.
C-) OLAYIN KİŞİLERİ VE TAHLİLLERİ
A-) FİZİKİ TAHLİLLERİ:
İstanbullu Hoca:Genç olmasına rağmen gür ve siyah sakalı olan, gözleri yeşile çalan açık ela , körpe yüz-lü, boylu poslu ve pehlivan yapılıydı. Bu pehlivan yapısını hafifçe öne durışu ve yumuşak hareketleri biraz gizleyen birisi.
Salih:Sağ kolunu ve sağ kulağını savaşta kaybetmiş, kehribar gibi gözleri olan yiğit bir delikanlıdır. Yana-ğında savaştan kalma bir yara izi vardı.
Ali emmi:Tel çerçeveli gözlükleri vardı. Alnındaki kırışıklıkları olan. İhtiyarlıktan elleri, sakalı titreyen bir adamdır. Ak saçı ve sakalı vardı.
Ağır Ceza Reisi:Sağlam bir kişiliği vardı. Boyu kısaydı fakat çok heybetli bir duruşu vardı.
Emine aha on beşine basmamıştır. İnce belli fakat dolgun körpe bir kızdır. İri, simsiyah gözleri, hafifçe çatık hilal kaşları,kırmızı ve kalın dudakları, narin ve çekme burnu ve pespembe tenli çok güzel bir kızdır.
C-) RUHİ TAHLİLLERİ:
İstanbullu Hoca:Alim, fazıl, kamil bir hocadır. Bakışlarındaki mana, şefkat, tevazu, ve hüzün ile, didikle-yici, meydan okuyucu, sorguya çeken, hüküm veren ışıltılar oluşuyordu. Bilgili, imanlı ve cesur dur. Derin ve canlı bir tip. Çok fedakar birisidir.
Salih:Mert ve gözünü budaktan esirgemeyen bir insandır.Zor karar veren, fakat verdiği karadan dönmeyen bir yiğittir.En tehlikeli vazifeye oyuna gider gibi giden, edebini, terbiyesini hiç bozmayan bir insandır, ama savaştan sonra iyiden iyiye çökmüştür.
Ali emmi:Bir toprak adamıdır. Bütün benzerleri gibi toprağın sabır ve sükununu içine sindirmiş bir Akşe-hir köylüsüdür.
Ağır Ceza Reisi:Sağlam bir şahsiyeti vardır. Çünkü doğru yolu bulmuştur. Sade, alçakgönüllü ve dürüst-tür. Ama gerektiği zaman inatçı ve yırtıcıdır.
Emine:Huyu da yüzü gibi çok güzeldir. Temiz, namuslu, zengin bir ailenin bir kızıdır
D-)SOSYOLOJİK TAHLİLLERİ:
İstanbullu Hoca:Asıl adı Mehmet Reşit’dir sonradan adı “Küçük Ağa” olur. Milli Mücadele’yi kazandıran unsurlardan birisini, din adamlarını temsil eder.
Salih:Onun için Çolak derler. Savaştan sonra kendini kaybeder, ama erken toparlar ve Küçük Ağa’nın en yakını olur.
Ali emmi:Romanda Milli Mücadele’nin “millet” unsurunu temsil eder.
Ağır Ceza Reisi:İyi bir tahsil ve terbiye görmüştür. Pratik, inandığı değerler içinde, bulunduğu şartlar arasında ahenk kurmuştur.
Emine:Bir köylü kızıdır. Erkeğine son derece bağlıdır.
NOT:Ayrıca romanda Gönülsüzlerin Haydar Bey, Topbaşların Halis, Yüzbaşı Hamdi, Yüzbaşı Nazmi, Küçük Hacı gibi kahramanlar vardır. Hepsi de Milli Mücadele’nin isimsiz yiğitleridir.
D-) OLAYIN GEÇTİĞİ MEKAN:
Olay Akşehir’de geçmektedir. Akşehir’in Topyeri ve Çobankaya’nın arasındaki Tekke Deresi’-ni bir üçgenin tabanı gibi kapatan Taşoluk sokağı iki fırın, bir bakkalı, bahçeli ve iki, üç katlı evleri ile Ak-şehir’in gözde semtlerinden birisi idi. Sokağın tam ortasında Halıhane’nin büyük bahçesine dayanan bir çıkmaz vardı. Salih’lerin evi bu çıkmazın sol tarafında, en dipte idi. Kasabanın değişmeyen, hatta büsbütün canlanan bir yönü de vardı: Gavur Mahallesi. Burada Minas’ın, Yorgo’nun meyhaneleri vardır. Gavur Mahallesi ile diğer mahalleler arasında pek mühimsenecek bir fark yoktur. Sadece evlerin tipleri biraz değişiktir.
E-) TÜR BİLGİSİ:
Eserin türü romandır. Roman, çeviriler yoluyla edebiyatımıza girmiştir. Roman alanında ilk çeviri eser Yusuf Kamil Paşa ‘nın yaptığı Telemak’tır. Ahmet Mithat birkaç yıl sonra halka yönelik hikaye ve roman yazma yolunu seçerek Dünyaya İkinci Geliş, Hasan Mellah, Felatun Bey adlı romanlarını yazdı. Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseri ilk Türk romanı olarak kabul edilir. 1876’da Na-mık Kemal’in yazmış olduğu İntibah adlı roman da, ilk edebi romandır. Romantizmin etkisiyle yazılmış olan bu roman ilk tasvir ve psikolojik çözümleme romanımız olarak da kabul edilir.
Recaizade Ekrem, Samipaşazade Sezai, ve Nabizade Nazım’ın romanlarında romantizmden rea-lizme doğru bir gelişim görülür.
4-) YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
A-) HAYATI:
2 Eylül 1918 ‘de Akşehir’de doğdu. Öykü, roman, oyun yazarı ve gazetecidir.1936’da Konya li-sesini bitirdi. Üniversite Tıp, Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam ettikten sonra yükseköğretimini yarı-da keserek yaşama atıldı(1951). Akşehir’de Nasrettin Hoca (1947-49) gazetesini çıkararak başladığı gaze-tecilik mesleğini sürdürdü. Milliyet, Yeni Gün, Vatan, Yeni İstanbul, Haber, Yol(haftalık) ve Tercüman ga-zetelerinde köşe yazıları, eleştiriler yazdı; yazı işleri müdürlüğü yaptı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda edebi kurul başkanlığı görevlerinde bulundu.
1948’de Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada “Oğlumuz” adlı öyküsüyle ikincilik ödülünü alan Buğra ilk kitabını da aynı adla yayımladı(1949). Daha sonra yazdıklarını Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952-1989), İki Uyku Arasında(1954), Hikayeler(1964) adlı kitaplarda topladı. Bunlarda yoğun şiirli anla-tımıyla dikkati çekiyordu. Olay örgüsünde çok, iç gerçekliğe ağırlık verdi. Kasaba yaşamından büyük kent-teki aydın çevrelerine kadar, insanı çeşitli ortamlarda ve farklı durumlarıyla ele aldı ve ona aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temel sorunlar çerçevesinde yaklaştı.
B-) EDEBİ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ:
Siyah Kehribar’la (1955,1991) romana geçti. Küçük Ağa(1964,1989) ve Küçük Ağa Ankara’da (1966,1975) adlı yapıtlarıyla Kurtuluş Savaşı’na resmi tarih görüşünün dışında bir yorum getirmeye çalıştı. Firavun İmamı(1976,1989), Dönemeçte(1979,1989), Yağmur Beklerken(1981), Cumhuriyet döneminin çeşitli evrelerindeki siyasal örgütlenmeleri, öok partili demokratik yaşamın ilk yıllarını sergileyen romanla-rıdır.
Tarık Buğra birey özgürlüğünü temel alan Ayakta Durmak İstiyorum; Akümülatörlü Radyo; Yüzlerce Çiçek Birden Açtı, (1981) adlı oyunlarıyla da dikkat çekti. İbişin Rüyası ile (1970, 1989) TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülünü ; Firavun İmamı ile 1978, Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık ile1985 Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı; Yağmur Beklerken adlı yapıtıyla da 1989 İş Bankası Roman Büyük Ödülü’nü kazandı. Romanlarından bazıları televizyona uyarlandı
Öbür yapıtları arasında dil ve edebiyat üzerine yazdığı Düşman Kazanma Sanatı(1979), Mosko-va gezisi notları Gagaringrad(1962), köşe yazılarından seçmeler Gençlik Türküsü(1964) ve deneme kitabı Bu Çağın Adı(1990) sayılabilir.
İNTİBAH – Namık Kemal
Tartışmaya Namık Kemal’in Türk Romanı’ndaki önemini vurgulayan bir açılış konuşmasıyla başlandı. Namık Kemal’in romana insan unsurunu eklemekle kalmadığı, romanın biçimine de yenilikler getirdiği; tasvirleri, benzetmeleri ve romanının kurgusuyla batıdaki örneklerine biraz daha yaklaştığından bahsedildi. Ancak Namık Kemal’e edebiyatımızda verilen bu konumun biraz da hakim olan ideolojilerle ilgili olduğu anlatıldı. Bu konuda Yunan Edebiyatı Tarihinde’ki gelişmeler örnek gösterildi.
Romanın başlangıcındaki Çamlıca tasvirlerinin sadece genelden özele bir geçiş olduğu konusunda genel bir mutâbakat varken, aslında bu tasvirlerin divan edebiyatında bulunan ‘baharname’lerden esinlendiği dersin hocası tarafından açıklandı. Ayrıca romanda yeralan mısraların bolluğuna Namık Kemal’in romana anlam yoğunluğu katmak için başvurduğu, buna ise kendisini genç yaşında etkileyen Divan Edebiyatı şairleirin yolaçtığı söylendi. Bence de Namık Kemal romanda anlatması çok uzun sürecek ve beyin jimnastiğine açık meseleleri kısa dizeler halinde vermeyi uygun görmüştür, ancak bu tutum romancının mesajı iletme yeteneğine karşı beslenen bir güvensizliğin eseridir.
Arkadaşımızın tartışılmasını istediği ana konu ise Namık Kemal’ın İntibah’ta anlattığı erkeği baştan çıkaran kadının metodları, yani ‘erkek tavlama sanatı’ydı. Arkadaşımız bu önermesine kitaptan çıkardığı; el hareketleri (sf. 26), erkekle konuşma fırsatının aranması (sf.40), erkeğe ‘ilk erkeğim’ olarak hitap edilmesi (sf.44), kinayeli konuşmalar (sf.46), verilmeye çalışılan masum genç kız imajı (sf.48), evlenme teklifinin reddi ve nazlanma (sf.49-50) ve güzel giyinmeyi (sf.73) örnek olarak verdi. Bu örneklerin bazıları çok yerinde bulunurken (mesela Mehpeyker’in Ali Bey’in kendisine olan kızgınlığını yumuşatmak için giydiği beyaz elbise), bazıları (mesela evlenme teklifinin reddi) tartışıldı. Bence de kadının evlenme teklifini reddetmesi erkeğin ona karşı ilgisini arttıracaktır. Bu konuda Mehpeyker’in özgür yaşam ve bir erkeğe kalmama hakkındaki düşüncelerinin Osmanlı toplumunda yaşatılması çok zor olan düşünceler olduğu söylendi.
Ayrıca romandaki bir takım çelişkilere de değinildi. Sayfa 83’ te anlatılan Mehpeyker’in evinde batılı dekor göze çarparken, Mehpeyker’in Ali Bey’e göstermiş olduğu hürmetin bir doğu geleneği olduğu ve doğulu-batılı karmaşasına yolaçtığından bahsedildi. Bu doğu batı karmaşasının iyi-kötü kadın meselesi halinde bütün romana yayıldığı ve iyilerin çok iyi, kötülerin çok kötü anlatıldığı bir roman, yani romantik bir roman olduğundan bahsedildi. Ayrıca romanda yeralan ana karakterlerden Dilaşup’u Namık Kemal’in anlattığı halinin. hocamızca ‘katıksız budala’ olarak yorumlanması tepki topladı. Ancak ben bu tepkiyi kişilerin romanda anlatılan iyi kadın Dilaşup ve kötü kadın Mehpeyker’den hangisini kendisine yakın bulduklarına göre değişeceğina inanıyorum.
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE TERBİYE Yazar: İbrahim CANAN
Yayınevi: Tuğra Yayınları
Birinci bölümde terbiyenin tarifi yapılmış, Efendimiz (as)’in terbiyesine dair izah getirilmiştir.
İkinci bölümde “terbiyenin safhaları” sıralanmış ve bunlar ara başlıklarla genişletilmiştir. Ara başlıklardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: “nikah öncesi tedbirler”, “nikahtan doğuma kadar tedbirler”, “tatbiki safhalar”, “çocukluk devri safhaları”, “çocukluk ve gençlik devrelerinin ehemmiyeti”.
Üçüncü bölümde “temel eğitim” başlığı altında “temel eğitim nedir”, “sünnette temel eğitim tatbikatı”, “mahalle mekteplerinin programı”, “içtimai terbiye”, “bedeni terbiye”, “tedip”, “hidane” konuları incelenmiştir.
Dördüncü bölümde “cinsi terbiyenin esasları” başlığı altında “cinsi terbiye”, “kızların terbiyesi” tek tek ele alınarak vuzuha kavuşturulmuştur.
Beşinci bölümde ise “terbiyede muhit şartları” ana başlık olarak karşımıza çıkmaktadır. “Muhit” kavramı da “içtimai muhit” ve “fiziki muhit” çerçevesinde incelenmiştir.
“Terbiye” Arapça asıllı olup r. b. y maddesinden muştaktir. Kamusa göre “bir nesne nema bulup artmak, yüksek yere çıkmak ve bir nesne şişip kabarmak’”manalarına gelir. Lügat yönünden bir şeye neşv-i nema vermek, büyütmek, yükseltmek, yetiştirmek manalarına gelir.
Terbiyeyi Eflatun’un “bedene ve ruha müsaid oldukları tekemmülü temin etmek, kabil olduğu kadar hüsün ve kemal vermektir” diye tarif ettiği belirtilir. Bu ifade ile insan fıtratında kuvvet halinde duran bir kısım kabiliyetler bulunduğu kabul edilmiş oluyor. Bu kabiliyetler harici bir müdahale olmazsa inkişaf etmeyecektir ve ya aralarında ahenktar bir gelişme husule gelmeyecektir. Öyleyse fıtratta mevcut bu kabiliyetlerin ahenkli inkişafı için bir kısım iradi faaliyetler gerekmektedir ki bu faaliyete terbiye denmektedir.
Terbiyenin dini açıdan tarifi de şöyle yapılmıştır. “Abdi vezaifi diniyye ve dünyeviyesini bihakkın ifa edebilecek bir hale isal eylemektir”
Ferdin fıtratında doğuştan getirdiklerine “tabiat” sonradan kazandıklarına da “kültür” diyeceksek terbiyeyi “teraküm eden, biriken beşer kültürünü yeni nesillere aktarma ve doğuştan getirdiği kapasitelerini. inkişaf ettirme faaliyeti” şeklinde tarifi mümkündür. İbn-i Mace’nin tahric ettiği bir rivayette Hz. Peygamber (S. A. V) “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim.”buyurarak kendisini bir muallim, bir mürebbi ve terbiyeci olarak tanıtmaktadır.
Peygamberliğin en mühim gayesi terbiye olunca yeni yetişen neslin sorumlularının da en mühim vazifesi terbiye olmalıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber (as) çocukların terbiyesinden behemehal babaları sorumlu tutmuş, ulema da baba olmadığı takdirde dede, anne, vasi, kayyım vs. den her kim velayeti üzerine almışsa ona, hiçbirinin bulunmadığı hallerde sultana tevdi ederek çocuğu mürebbisiz bırakmamıştır.
Kuran-ı Kerim’de” Ey iman edenler kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun.” buyrulmaktadır. Burada emredilen korumanın tedip, tezhib, güzel ahlaki talim, kötü arkadaşlardan korumak, zevk için yemeğe alıştırmamak, ziyneti, konforu sevdirmemek vs. gibi terbiye faaliyetleri olduğu belirtilmiştir.
Bir başka ayette de “Ey iman edenler zevceleriniz ve evlatlarınız size bir nevi düşmandır. O halde onlardan sakının. mallarınız ve evlatlarınız(sizin için) bir fitnedir” buyrulmaktadır. Fitneden maksat imtihan vesilesi olduğu belirtilmiştir. İmtihanı kazanmanın tek yolu ise, onlara karşı vazifelerini yapmak, ahlaklarını güzel kılma, onları hayata en güzel şekilde hazırlamaktır.
Nikah öncesinde yapılması gerekenlerle alakalı tavsiyeler:
Nikah öncesi karar aşamasında olan gençlere Efendimiz (as)” Kadın dört şey için sevilir: Malı, güzelliği, hasebi, dini. Siz dindar olanı tercih edin, huzur bulursunuz.”
Özellikle dindar ve asaletli kadın üzerinde duruluyor. Diğer özelliklerin geçici olabileceği beyan ediliyor. Bunlar iyi tetkik edilmelidir.
Evlenilecek kişide aranılacak diğer vasıflar da “bakire olması”, “velud olması” olarak sıralanmıştır.
Nikah sonrası eşlerin birbirleri ile teması esnasında yapılacak işlemlerle alakalı tavsiyelere yer verilmiştir ayrıca bu durumda okunacak dualar da takdim edilmiştir.
Yazarımız çocuk devri yaş safhalarını izah ederken”Terbiye nokta-i nazarından, ferdin hayatında en mühim safhayı doğumunun ilk gününden itibaren çocukluk yılları teşkil eder” ifadesini kullanmaktadır. Batı bugün doğum saatlerinin bile ehemmiyetinden bahsetmekte, çocuğun bütün kabiliyetlerini hayatın ilk yıllarında geliştirerek son şeklini aldığını iddia etmektedir. Amerikalı Prof. Bloom ispat etti ki insan zekasının vasıflarının yarısı dört yaşına geldiğinde üçte ikisi de altı yaşına gelince teşekkül etmiş durumdadır.
Çocuğa müdahale ile ilgili sünnetin iyi alışkanlıkları kazandırmak, istenmeyen davranışları zecretmek hususunda belli bir yaşı zikretmediği görülmektedir.
Efendimiz (as) çocuklara ilk öğreteceğiniz kelime “La ilahe illallah” olsun buyurmaktadır. Bu da bir bakıma telkindir. Gazali “çocuktaki temyiz alameti görünce onun iyi murakabe edilmesi gerekir” der. Bunun ilk alameti de haya belirtilerinin zuhurudur.0 ne vakit utanarak bazı şeyleri yapmayı terk ederse bu akıl nurunun onda doğduğunun alametidir.
Temyiz yaşı ile ilgili olarak İbnül Kayyimil Cevziyye bunun umumiyetle yedi yaş kabul edilmesine rağmen daha küçük yaşlarda olabileceğini söyler. İlim adamlarının çoğu bu yaşı ortalama 7-8 yaş olarak kabul etmiştir. Bunlar delil olarak nassları göstermişlerdir. Çocuklara namaz emri ile alakalı hadis gibi.
Şu halde bazı çocuklar için namaz, hidane, yatak ayrılması vs. aynı yaşta olabileceği gibi bazılarında ayrı yaşlarda olabilir. Şu rivayette mezkur izafiliğe nassı bir delil olmaktadır.”Namaz çocuk üzerine “akli erince”,oruç “takat getirince”, hudut ve şahadette “ ihtilam vacip olunca” olur.
Öğrenme yaşı ile ilgili olarak terbiyeciler umumiyetle çocukta belli bir olgunluk seviyesi olmadan öğretime zorlamanın fayda değil zarar getireceğini kabul ederler. ‘Çocukların erken okula başlamaları onların boğulup bıkmalarına sebep olacaktır’ kanaatı umumidir.
İslam müellifleri okula başlama yasını 5-7 olarak kabul etmektedir.
İman esaslarının çocuklara öğretilmesi ile Efendimiz (as) telkinde bulunmayı tavsiye etmektedir.
Bu konu ile alakalı bir rivayette Resulullah (as) hasta bir Yahudi çocuğunu ziyaret etmiş ve çocuğa Müslüman olmayı teklif etmiş çocuk da babasının izniyle Müslüman olmuştur.
Efendimiz (SAV) “Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin: Peygamber sevgisi, Ehli Beyt sevgisi, Kıraat-ı Kur’an; çünkü Kuran hamelesi hiç bir gölgenin bulunmadığı günde, peygamberler ve asfiyalarla birlikte Allah’ın gölgesindedir”,buyurur. Yine Enes (RA)’a Ey oğulcuğum Kur’an kıraatından gafil olma, zira Kur’an kalbe hayat verir, kötü ve çirkin şeylerden ve haddi aşmalardan korur” buyurur. Demek ki çocuklar küçük yaştan itibaren dine ait belli güzelliklere yönlendirilmelidirler. Burada dikkat edilecek husus tedricilik esasına uygun bir uygulamanın tatbikidir.
Çocukların ibadete alıştırılması ile alakalı sünnette örnekler mevcuttur. Namazla alakalı hadis incelenerek temyizle alakalı 5 özellik sayılmıştır.1 ) yedi yaş 2) sağını soldan tefrik 3) Anlama 4)Dişeme: çocuğun namaz süt dişlerinin dökme dairesinde emredilmesi 5) 20′ye kadar sayma.
Alıştırma devresi ile ilgili olarak kolaylık tavsiye edilmiş ve rivayete göre Hz. Hüseyin çocuklara öğle ile ikindiyi birlikte, aksam ile yatsıyı birlikte kılmayı tavsiye eder.
Mescide alıştırma ile ilgili olarak “Size Resulullah’ın namazını haber vereyim mi?Namaz kılarken önce erkekler, onun arkasında da çocuklar saf yapardı. “Buradan çocukların camiye küçük yaşlardan itibaren getirildiğini ve namaza alıştırıldığını görmekteyiz.
Çocuklara şefkat ve şefkatlerin izharı üzerinde durulmuştur. Efendimiz(as)’in bizzat kendisinin torunlarını kucağına aldığı, öptüğü, saçını okşadığı rivayet edilmiştir.
Çocuklara sevgi, onların gelişmesinde gıda hükmüne geçtiği için şahsiyetlerinin teşekkül ve inkişafında ma-i hayat ziya-i şems durumundadır ve sosyalleşmesinde en önemli faktördür. Çocuğun müteakip yıllarda göstereceği bir takım ruhi bozukluklar ailesinden yeteri kadar sevgi ve alaka görememesi, kötü muameleye maruz kalmasıyla izah edilmektedir. “Benim on çocuğum var hiçbirini öpmedim diyene merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurur.
Efendimiz(as) çocukları çok severdi. Onlara selam verir, hal hatır sorar, hasta olunca ziyaret eder, onlarla şakalaşır, omzuna, sırtına alır, göğsüne çıkarırdı.
Ayrıca cinsi terbiye ele alınmıştır. Birinci kısımda bizatihi “cinsi terbiye”,ikinci kısımda “kızların terbiyesi” ile ilgili meselelere temas edilmiştir. Yine cinsi bilgiden, cinslere has kıyafetten, cinsler arası münasebetle, cinsi hayata, çeşitli cinsi tatmin yollarına kadar birçok meseleler şümullü olan sünnetteki cinsi terbiye, bazı hususlarda (kıyafette olduğu gibi) doğumla başladığı halde, diğer bir kısım meselelerde bedeni gelişmeye tabi olarak ileri yaşlarda söz konusudur. Cinsi hayatla ilgili bilgilerin yeni nesle aktarılması esastır. Gerekli bilgiler buluğdan önce gence verilmiş olmalıdır. Bunun yanında terbiyeciler kızların ve erkeklerin terbiyelerinin ayrı ayrı ele alınıp farklı terbiyeler tatbik edilmesi gerektiğini ileri sürerler. İki cins arasında en bariz ayırım, kıyafettedir. Birinde sadelik esas iken diğerinde renk ve süs esastır. Erkeğin kadına, kadının erkeğe benzemesi şiddetle yasaktır ve müeyyideye bağlanmıştır.
Son olarak sünnette ortaya konan terbiyenin gerçekleşmesi için fert nasıl bir içtimai ve fiziki çevre içerisinde yaşamalıdır ? Bu açıklanmıştır. Birinci kısımda önce cemiyet vus’atinde içtimai muhitin “salih” olması gerektiği belirtildikten sonra “aile” seviyesinde bu sarahatin nasıl olması gerektiği izah edilmiştir. Ailede karı-koca, evlat-ebeveyn münasebetleri de ayrıca ele alınmıştır.
Yine mesken üzerinde durulması meskenin beşeri münasebetler açısından önemi medeniyetle mesken ilişkisi açıklanmıştır. İslam kültürüne uygun meskenin nasıl olacağı da takdim edilmiştir. Dar evler çocuğa müdahaleyi kaçınılmaz kıldığı için nebevi terbiyede mühim bir esas olan “adem-i müdahale” prensibini tatbikat dışı bırakmaktadır Her halükarda mahremiyet ile ilgili emirlerin asgari seviyede tahakkuk edebilmesi için bir Müslümanın evi en az iki oda olmalıdır ve tezyinatta İslam kültürüne zıt düşen telkin unsurlarına yer verilmemelidir.
13 Mayıs
KİTAP ÖZETLERİ
Kişisel Gelişim BİLGİ ÇAĞINDA İNSAN Yazarı : Selim AYDIN Yayınevi : TÖV Baskı : İzmir / 1994 / 306 shf. ZAMANI İYİ DEĞERLENDİRME İslam’ın prensiplerini hayata hakim kılan müslüman, zamanı algılama ve onu kullanma konusunda ne Doğulu ne de Batılıdır. Cahil bir insan, günlük boş yere harcanan saatlerden sadece bir tanesinden faydalanmasını bilse, on yıldan az bir zaman zarfında pek çok şey bilen bir insan haline gelebilir. Zamanın yanlış ve verimsiz kullanılmasından ortaya çıkan hastalıklar bedeni hastalıklardan daha tehlikelidir. İnsanın hem dünya hem ahiret hayatını sıkıntıya sokacak dert ve hastalıklara yol açar. *Zamanlı hareket etmeyi bilmenin ve bunu uygulayabilmenin önemli bir yolu eski alışkanlıklarımızı unutmak; bunun için de eski alışkanlıklarımızın tam zıtlarını hayatımızda uygulamaktır. *Bir işte başarılı olmanın üç basamağı: 1-Motivasyon, 2-İrade gücü, 3-Belirlenen faaliyetlerin gerektirdiği özelliklerin bütününe sahip olacak egemenliğin kazanılması *Zaman ustası, kendisine, çalışma hayatına, evine, kültüre ve biyolojik ihtiyaçlarının teminine ayırdığı zaman birimleri arasında dengeyi kurabilen ve hepsini yapabilen kişidir. *Hedeflerimizi başkaları değil, kendimiz belirlemeliyiz. *İnsanın, önce davranış ve alışkanlıklarını değiştirebileceğine inanması gerekir. *Zamana hakim olabilmek için önce, insanın kendi düşüncelerine ve iradesine hakim olması ve kendi kendini yönetebilmesi lazımdır. *‘Ne düşündüğünü söylersen sana kim olduğunu söyleyebilirim’. Zira insan ne düşünürse, sonunda o olur. Çünkü, herşey düşüncede, hayallerde ve rüyalarda başlar sonra gerçek olur. *İnsan, verdiği ölçüde, hayattan geri alır. Siz zamanınızı verimli kullanma konusunda ona zaman ayırdığınız ölçüde onun meyvesini toplarsınız. *İnsan, hayatının her anından hesap vereceğini unutmamalıdır. *Alelade bir insan zamanını nasıl sarfedeceğini düşünür, akıllı insan nasıl tasarruf edeceğini… *Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser. *Kaybedilen bir saniyeyi dünyanın bütün hazineleri bile geri getiremez. *Benim görevim zamanı, onun görevi beni öldürmektir. İki katil birbirinden çok hoşlanır. *Zaman, ondan faydalanılabilecek kadar uzundur. Yeter ki bunun ölçüsünü bulalım ve çalışalım. *İslam dünyasında yetişmiş birçok alimin zaman konusundaki sözleri, *Akıllı ve tedbirli kimseler, yarına ulaşamayacağı düşüncesiyle, içinde bulundukları anı en iyi değerlendiren, bu yolda gayret sarfedenlerdir. İNSANİ MÜNASEBETLERDE SAĞLIKLI VE DOĞRU İLETİŞİM *İnsan kurduğu iletişimlerin ışığında kendini yeniden tanımlar. *İnsanlar arası münasebetlerde kurulan iletişim veya diyaloğun biri muhteva diğeri de ilişki derecesi olmak üzere iki seviyesi vardır. İlişki derecesi muhtevanın çerçevesini oluşturur. *İnsanlar hergün kurdukları yüzlerce münasebetler içerisinde kendi benliklerini tanımlarlar. Bu tanımlamaları ya kabullenme, ya reddetme ya da umursamama şeklinde olur. *İnsanlarla diyalog kurarken bedenin duruşu, el ve yüz hareketleri çok önemli mesajlar ihtiva eder. İnsan vücudunun en dikkati çeken yeri, yüzü ve gözleridir. *Gözün kendisi başlı başına bir mesaj kaynağıdır. *El-kol hareketleri olarak jestler duyguların en güzel belirtileridir. *Dokunma hissi bir insan için yeme içme kadar önemlidir. *Sosyal ilişkilerimize de giysilerimiz önemli mesajlar taşır. *İletişimde önemli olan bir nokta da söyleyiş tarzıdır. *Sosyal münasebetlerin gerçekleştiği ortamın fiziki özellikleri de önemlidir. Örneğin bulunulan yerin fiziki konumu ve özellikleri, büyüklüğü, biçimi, rengi, aydınlatma derecesi, ısısı, sessizliği o mekanda vuku bulan iletişimi etkiler. Bazıları bunun farkında olmasa da kendileri bunlardan etkilenirler. *İletişim ortamının önemli bir elementi olarak kültür de iletişimi etkiler. *Psikolojik gürültüyü kişinin o mesele hakkındaki inançları, ön kabullenmeleri ve o an için sahip olduğu hissiyat oluşturabilir. *Sağlıklı bir iletişimin gerçekleşmesi, alınan ve verilen mesajların ne derecede algılanabildiğine bağlıdır. *Bu karmaşık kompleks işlemlerin ürünü olan iletişim, meselelerimizi çözdüğü kadar yeni problemlerde ortaya çıkarır. Bu ortaya çıkan problemler, ancak insanlar arasındaki anlayış, yorumlayış ve duyup hissediş farkının tabii ve kaçınılmaz olduğunu kabullenmeden doğan bir hoşgörü ve müsamaha atmosferinde büyük ölçüde çözülebilir. *İletişim ve algılama insanın kendini tanımlamasına ve tanımasına yardım eder. *İnsanın kendini ortaya koyduğu üç tane penceresi vardır. Bunlardan biri kendine ait tanıma penceresi, diğer ikisi de sosyal hayattaki görülme ve görünme pencereleridir. *İnsanlar, kendilerini değerlendirme durumunda olan kimselere karşı (öğretmen, patron, müfettiş, imam vb.) maskelerini çok daha sık kullanırlar. *Sosyal maskeler bizim başkaları tarafından kabul edilmemizi kolaylaştırdığı gibi, en azından reddedilme ihtimalini de azaltır. *Sosyal maskelerimizi kullanarak yaptığımız iletişimlerdeki temel anlayış şudur: ‘Sana nasıl bir kişi olduğumu, ne düşündüğümü, neler hissettiğimi olduğu gibi söylersem beni ya kabul etmez, benimle alay eder veya bana kızarsın’. *Sosyal maskeleri kullanmamızın bir sebebi, insanın gelişigüzel herkese kendi iç dünyasını açmasının doğru ve sağlıklı bir davranış biçimi olmamasıdır. Dolayısıyla sosyal maskeler, insanlar arası diyaloğu kolaylaştırıcı, gereksiz sürtüşmeleri ortadan kaldırıcı önemli bir fonksiyon görürler. *Sosyal maskeler kullanma ihtiyacı ayrıca kişiliğimiz ve benlik şuurumuz tehdid edildiğinde ortaya çıkar. *Psikolojik savunma mekanizmaları: 1-Mantıklı gösterme 2-Telafi 3-Tepki oluşturma 4-Yansıtma 5-Özdeşim 6-Hayal kurma 7-Bastırma 8-Hissi soğukluk 9-Yer değiştirme 10-Karşı Saldırı Sağlıklı iletişim, sosyal münasebetlerin ve davranışların olgunlaşmasıyla mümkündür. *İnsanlar arası münasebetlerin tatmin edici bir çizgide gelişmesini engelleyen en önemli faktör, savunuculuktur. *İlmin temelini ‘anlamak’ın oluşturduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır. *Başarılı bir iletişim için, anlayabilmek için konuşulanları dinlemek gerekir. *İnsanlar diyalog kurdukları kimselerle aralarında çıkan sürtüşmelerin yıkıcı tutum ve davranışlara yol açmaması için değişik davranışlara girerler. Bazıları 1-Kaçınmak, 2-Hasır altı etmek, 3-Suçlu hissettirmek, 4-Konuyu değiştirmek, 5-Eleştirmek, 6-Akıl okuyuculuk, 7-Tuzak kurmak, 8-İma etmek, 9-Bardağı taşırmak, 10-Tedirgin etmek, 11-Şakaya boğmak, 12-Yaraya dokunmak, 13-Değişmeye izin vermemek, 14-Yoksun bırakmak, 15-Yardımı esirgemek. *Maddi ihtiyaçlarını üretemeyip sadece satın almak ona sahip olan insanlarda onları üreten toplumun kültür değerlerini benimsemeye başlar. *Bir yabancı kültürü anlayıp değerlendirebilmek için ve diğer kültürlerden olan insanlarla doğru ve sağlıklı bir iletişim kurabilmek için: Dil, din, tarih, coğrafya, iklim, fiziki şartlar, refah seviyesi, hükümet problemleri, insanların tutum ve davranışları, dış tesirlerin mahiyeti gibi faktörler dikkate alınmalıdır. *Bütün sosyal hadiseler, kültürel yapı içinde analiz edilip değerlendirilmeli ve insani münasebetlerimiz de ona göre düzenlenmelidir. BAŞARIYA GİDEN YOL *Sevgililer gibi kaynaşıp bütünleşin ama, iş ve muamelelerinizde yabancı olma esasına göre davranın, *Tecrübe, aklın hocası, düşüncenin de rehberidir. *Çocuklarınızı bir sonraki çağa göre yetiştiriniz. *Üç ayrı düşünme kabiliyeti: 1-Analitik düşünebilmek. 2-Sentez yönünde heptenci düşünebilmek. 3-Değerlendirip önemini ve değerini hesaplayabilmek. *Karar vermede önsezimize güvenmek. *Karar verirken alternatifleri zenginleştirmeliyiz. *Karar vermede yenilik ve orijinalliğe önem vermeliyiz. *Mucidlikte, yeni fikir ve şeylerin üretiminde kaliteyi, iyilik, doğruluk ve güzellik parametreleri belirler. *Eğer biz karar verme özellikleri olan bir işte çalışmazsak, zihnimiz sağlığını kaybedebilir. *Cehalet karanlığı, insanın, okumayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, bıraktığı andan itibaren sarmaya başlar. *Akılcı ve doğru karar verme, daima faydaya karşı zararı dengelemeyi, maliyet ve fayda analizi yapmayı gerektirir. *İnsan hayatı, fayda ve riskleri dengeleyen birçok faktörün tesirleriyle şekillenir. *Konu hakkında sahip olduğumuz tecrübe ve bilgi birikimimiz, farklı risklere karşı farklı tepkiler göstermemizi sağlar. *Sonuçları oyunun kuralına göre değerlendirme, karar vermeye akıllı yaklaşımın temelini oluşturur. *İhtimaller, akıllı insanın kararın yönlendiren trafik işaretleridir. *Grup liderinin dikkatle üzerinde durması gereken Üç temel özellik: 1-Vazife -Gaye -Mesuliyet -Hedef -Program -Çalışma Şartları -Kaynaklar -Otoriteler -Ön eğitim -Zaman önceliği -Hedefe doğru ilerleme -Alternatifim var mı? -Kendini test etme 2-Ekibi Kurma -Hedef -Standartlar -Güvenlik standartları -Ekip büyüklüğü -Ekibin üyeleri -Ekibin ruhu -Disiplin -İstişare -Bilgilendirme -Grubu anlatma -Destek 3-Bireyin olgunlaşması -Hedef -Motivasyon -Katkı -Sorumluluk -Yetki -Ön eğitim -Başkalarını kabullenme -İlerleme -Performans -Mükafat -Vazife -Şahsiyet -Zaman ayırma -Güvenlik -Değerlendirme. *Verimli çalışma Reçetesi a- Muhtelif işler arasından seçim yapılmalı ve bütün enerjiyi bir noktada toplamalıdır. b-Başarmanın mümkün olduğuna inanılmalıdır. C-Bir çalışma disiplini olmalı. d-Kişide çalışma disiplini ile birlikte hassasiyet ve duyarlılık da oluşmalıdır. e-Büyük işler yapanların hepsi, zaman zaman bir köşeye çekilmesini bilen insanlardır. *İnsanlara değer kazandıran önemli bir nokta da, onların problemlerine kadar hızlı şekilde doğru olarak çözebildikleri veya yığılan problemlere getirdikleri alternatif çözüm sayısıdır. *Biz bir yandan üretimi, düzenliliği ve organizasyonları genişletip çoğaltırken, diğer yandan daha büyük bir hızla tüketimi arttırıyor ve sonuçta dünyamızın entropisinin artışını daha da hızlandırıyoruz. *Gereksiz ve aşırı yüksek dozla alınan ve kullanılmayan bilgi kişiyi rahatsız eder. *Bugün ne yazık ki ‘Hastalığın ne gibi bir hastası olduğunu bilmek, hastanın ne gibi bir hastalığı olduğunu bilmekten daha önemlidir’. *Kendi kişiliğine saygı duymayan insanların kalp ve ciğer hastalıklarına yakalanma tehlikesinin daha fazla olduğu bulunmuştur. *Kuruntu ve can sıkıntısı, tıpkı çiçek hastalığı veya AIDS gibi bulaşıcıdır. *Sağlığımızın korunması için gerekli bütün ilaçlar vücut içerisinde üretilmektedir. *En yüksek beden-zihin ve ruh sağlığına ulaşabilmek için geleceğe umut ve güvenle bakmamız gerekir. *Çocuklarımıza verebileceğimiz en değerli armağan, ‘özgüven duygusu’dur. *İnsanların kimliklerini, konumları ya da zenginlikleri değil, yaptıkları iş belirler. *Hayatta başarısız ve mutsuz olmuş kimseler ‘Beş yıldızlı isteklerini, dört yıldızlı kabiliyetleriyle gerçekleştirmek isteyen kimselerdir. *Hoşnutluğumuz, elimizdekilerle ne ölçüde yetinebildiğimize bağlıdır. *Geçmişteki yanlışları unutunuz. İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYAYI ANLAMA *Sanayi Toplumlarının Karakteristik Özellikleri: 1-Standartlaştırma 2-Uzmanlaşma 3-Piyasa 4-Eş zamanlılık 5-Azamileştirmek 6-Maksimizasyon *Sanayi Ötesi Toplumun Habercileri 1-Bilgi ve iletişim teknolojileri 2-Çeşitlilik ve esnek zaman 3-Merkeziyetçilikten, adem-i merkeziyetçiliğe geçiş 4-Piyasaya karşı piyasa ötesi 5-Çevreyi koruma 6-Teknolojilere karşı takınılan farklı tutumlar 7-Sosyalizm’in çöküşü Bilgi Toplumunun Temel Sanayileri: a-Bilgi ve haberleşme teknolojileri b-Uzay teknolojileri c-Denizlerin nimetlerini ve zenginliklerini değerlendiren teknolojiler. d-Biyoteknoloji ve genetik mühendisliği *Hayatta denge daha çok aranacaktır. Oyunla iş arasında, üretim-tüketim için üretim arasında, kafa işiyle el işi arasında, soyutla somut arasında öznelikle nesnellik arasında denge *Güç Kaynakları Şiddet, Servet, Bilgi *En büyük güce sahip kimseler, bu şiddet-servet-bilgi kaynaklarının üçünü birden, zekice bir bağlantı içinde kullanabilenlerdir. *Sahte bilgileri kitlelere aktarma taktikleri: 1-Noksan taktiği 2-Genellik taktiği 3-Zamanlama taktikleri 4-Damlatma taktiği 5-Deprem dalgası taktiği 6-Buhar taktiği 7-Geri tepme taktiği 8-Sunturlu yalan taktiği 9-Ters-yüz taktiği *Gelecekte casuslar açısından üç büyük alan önem taşıyacaktır: Ekonomi teknoloji, ekoloji, *Geçmişin, bugünün ve geleceğin toplumlarının tasviri.
Henüz yorum yapılmamış.

